29 Mart 2015 Pazar

Smartface App Studio İnceleme

 Merhaba, bu yazımda çoklu platfom mobil uygulama geliştirme aracı Smartface App Studio'dan bahsedeceğim. Türk Amerikan ortaklığı bir girişim.  Beklentimin üzerinde bir ürün ile karşılaştığımı söyleyebilirim.

Nedir, Nasıl kullanacağız?
Özellikle mobil uygulama geliştirmeye yeni başlayacaklar için çok uygun bir Ide. Windows platformunda Android ve IOS native projeleri geliştirebiliyorsunuz ve Eclipse gibi toolların arasında boğulmuyorsunuz.
Yükleme kısmı da oldukça kolay  internet sitesinden setup dosyasını indirip çalıştırdığınız zaman çıkan wizard zaten yüklenmesi gereken her şeyi yüklüyor. Size sadece next butonuna basmak kalıyor.

Beğendim
Windows platfomunda IOS yazmak uzun zamandır var olan bir problemdi. Bu kısmı test edemedim ancak eğer Android bölümü gibi basitse Smartface Studio piyasada bulunan diğer ürünlere göre daha ucuz ve daha kullanışlı. Kurup çalıştırmak için de 40 takla atmak zorunda kalmıyorsunuz.
Android uygulaması geliştirmek de oldukça basit. Bilgisayarınızı kasmıyor. Çat diye çalışıyor. Sıkıştığınız yerlerde dökümanlara bakıp problemi çözebiliyorsunuz. Ücretsiz bir ide olduğu için community si de hiç fena değil.

Daha iyi olabilir
Ide yi kapatıp açtığım zaman boş bir project browser geldi karşıma. En azından son çalıştığım projeyi görebilsem iyi olacaktı.
Design objelerini sabitleyip sürükle bırak yaptığım zaman her defasında insert menusunun altından son aldığım obje ekleniyor.
General mobile telefonumu emulator olarak kullanırken biraz sorun yaşadım. Bir kaç kez kapandı uygulama.

Benim hoşuma gitti. Benim gibi başlangıç seviye mobil geliştiriciler için kullanışlı bir ürün.

27 Mart 2015 Cuma

İdealist Matrix teorisi ve çürütülmesi

Merhaba, bu yazımda uzun zaman önce yaşadığım ilginç bir anımı yazacağım. Umarım hoşuna gider.

Matrix serisini izlemişizdir bir çoğumuz. Kahramanımız Neo bir koltuğa bağlanıyor ve beynine bağlanan elektrotların gönderdiği sinyaller sayesinde  bambaşka bir ortamda ortaya çıkıyordu. Doğal olarak bende filmdeki felsefi bakış açısından etkilenip bu felsefi teori için kim neler demiş araştırmaya başladım. Hatta itiraf etmek gerekirse filmi ilk izleyişimde birçok repliğin hangi anlama geldiğini pek çözememiştim.


Teoriden ilk Platon bahsetmiş. Sonra George Berkeley ismine rastladım.Teorinin bahsettiği kısaca, dünya evren hatta madde denilen bir şeyin olmadığı, dışarıda gördüğümüz hissettiğimiz her şeyin aslında sadece beynimize gönderilen sinyallerden ibaret olduğu. Yani teoriye göre hepimiz bir Matrix'in içindeyiz ama bundan haberimiz yok.

Düşünüldüğü zaman olmayacak şey değil. Etrafımızdaki her şeyi duyu organlarımızın beynimize gönderdiği elektrik sinyallerine göre yorumluyoruz. Tek referans noktamız bu sinyaller. Duyu organlarımız çalışmasaydı muhtemelen bir hiçliğin içinde olduğumuzu hissediyor olacaktık. Nesnel olarak neye benzediğimizi bile bilemiyor olacaktık. Eğer duyu organlarımızın gönderdiği sinyallerin teknoloji yardımıyla beynimize gönderilmesi bir şekilde mümkün olsaydı, beynimiz de gelen sinyallere sorgulamadan inanacak ve nasıl bir ortam isteniyorsa orada olacaktık. Eşittir Matrix.

Teori çürütülmüş mü, nasıl olmuş da çürütülmüş biraz da bunlara bakayım istedim. Akademik bir şey bulamadım. Birkaç yerde karşıma şöyle bir örnek çıktı. Berkeley döneminde teori karşıtlarından biri gözünü kapatıp bir taşa tekme atıyor ve bu sayede teoriyi çürüttüğünü iddia ediyordu. Taş sadece kendi zihninde olan bir şey ise gözü kapalı halde taşa tekme atamaması taşın orada olmaması gerekiyordu. Bu çok saçma bir iddiaydı. Çünkü gözleri kapatmak bilinci kapatmak, yada duyu organlarını kapatmak anlamına gelmiyordu. Yani bu hareketin teoriyi çürütmesi pek mantıklı değildi.

Gerçekten böyle miydi acaba? Aslında 21. yüzyılda değil de teknolojinin çok daha ilerlediği bir dönemde mi yaşıyorduk? Aslında bir beyinden mi ibaretiz sadece? Neo gibi bir tüpün içinde uykuda mıyız? Tanrı bizi bir monitörden izliyor olabilir mi? Bende bug mı var?


Bunları düşünürken bilgisayar karşısında uyuyakalmışım. Kafamı bilgisayarımın toucpad ine vurarak uyandım. Karşımda ise son okuduğum makale duruyordu. Ama galiba bu şekilde uyanarak teoriyi çürütmüştüm.

Çünkü uyuduğumun farkında değildim, ve rüyamda yine kafasını kopartmadan öldüremediğim siyah tüylü hızlı yaratıklardan biri ile karşılaşmıştım. Bilinç ve duyu olarak bambaşka bir ortamda olmama rağmen kafam yer çekiminin etkisiyle düşmüş ve bilgisayarıma vurmuştu.

Bu da şu anlama geliyor. Bilincim ve algılarım değişse bile, dünya var, bilgisayarım var, kafam var, yer çekimi gerçek. Yani madde var.

Güncelleme:
Gelen bir kaç mail sonrası teorinin bu şekilde neden çürüyeceğini biraz daha açıklamak istiyorum.
Bilinç ve duyu olarak başka bir boyutta bir canavar ile kapışmak üzere olduğum halde, dünyadaki halim yine dünyaya özgü bir şey olan yerçekiminden etkilenip beni diğer boyuttan çıkartabiliyor.

Eğer teoride biraz kuantum fiziği eklenseydi, yani bilincin aynı anda birden fazla yerde olabileceğinden bahsedilseydi bu eylem teoriyi çürütmeye yetmeyecekti. Bu eylem şu ihtimalleri oluşturur. Ya kuantum fiziğinde bahsedilen aksiyonlardan birini yaşıyorum, bir boyutta uyurken diğer boyutta bir canavar ile kapışıyorum, yada sadece rüya görüyorum.  Teori her iki durumu da desteklemiyor.




22 Mart 2015 Pazar

Benim Bilim Kurgu Senaryom

 İki gündür yaşadığım performans düşüklüğünü olabildiğince odaklanmaya çalışmama rağmen yenemeyince, bir şey düşünürken aralara girip girip kendini geliştiren bir bilim kurgu senaryomu yazayım dedim. Belli mi olur, özet geçtiğim senaryo Hollywood'da birilerinin ilgilisini çeker ve yukarıda kullandığım "performans düşüklüğü" terimi yerine bu durumu "tükenmişlik sendromu yaşıyorum" olarak da açıklayabilirim..

Neyse, sadede gelelim.. Hikayemizin lokasyonu tabiki Amerika. Teknolojik olarak yapay zeka teknolojisi oldukça gelişmiş ve insan beynini taklit edebilen makineler var, ancak hiçbiri bağımsız değil. Tek bir merkez üzerinden uzun vadeli komutlar geliyor. Enerji problemi ise çözülmüş ve herkesin evinde radyoaktif atık bırakmayan taşınabilir reaktörler var. Fosil yakıt devri bitmiş, sera gazları sıfırlanmış. Tüm iş gücü makineler üzerine yıkılmış. Dünya'da çoğu yer güllük gülistanlık.

Kötü adamımız ise yapay zeka teknolojisinin fikir babası olduğu halde hükümet ve diğer bilim adamları tarafından kazıklanmış, kendi geliştirdiği yazılım sisteminde işçi olarak çalışan bir mühendis yazılımcı. Uzun yıllar kusursuz bir plan hazırlıyor ve dünyanın tek yapay zeka yönetim merkezini tek başına ele geçiriyor. Yönetim merkezinin geri alınması çok zor. Ağır silahlı robotlar tarafından konuyor. Her türlü hava saldırısını bertaraf edebilecek güce sahip hatta nükleer saldırılara dahi karşı koyabilecek bir savunma sistemi var.

Dünya üzerindeki tüm iş gücü ve askeri olarak olarak kullanılan robotlara merkez üzerinden komutlar göndererek olabildiğince kargaşa yaratıyor. Kaos çıkıyor, cinayetler işleniyor. Ancak robot isyanı askeri birlikler tarafından bastırılıyor. Ama...!

Kötü adamımız robotların bozguna uğrayacağı senaryoyu da düşünmüş. Yine kendisinin planladığı bir projede araştırma uydusu olarak kullanılan bir uydu da görülmemiş bir silah mevcut(ismini Galeos verdim). Bu uydu kandaki ph dengesini ölümcül olacak şekilde bozan kuvvetli bir radyo dalgası üretip dünyaya gönderebiliyor..

İlk önce yönetim merkezini kuşatmış olan askeri birlikler üzerinde deniyor silahı. Binlerce asker aniden pili bitmiş makineler gibi kalıyor. Yeni silah karşısında dehşete kapılan insanlar uyduyu yok etmek için füzeler gönderiyor, ancak bu füzeler ele geçirilen yönetim binasından fırlatılan savunma füzeleri ile havada imha ediliyor.

Sonra başarılı bir uçak pilotu kahramanımız çıkıyor(bu Tom Cruise olabilir), ve yörüngedeki uyduya yapılacak bir intihar saldırısında başarılı olabileceğini yetkilileri ikna ediyor. Uçağımız yola çıkıyor, ve arkasından gelen pek çok füzeyi imha ediyor, fırlatılan füzeleri bertaraf etmenin tek yolu vurmak, ve maalesef yerden fırlatılan füze sayısı kendi cephanesinden daha fazla. Uçak vuruluyor, iyi adamımız ölüyor.

Sonrasını bende bilmiyorum henüz.