27 Mart 2015 Cuma

İdealist Matrix teorisi ve çürütülmesi

Merhaba, bu yazımda uzun zaman önce yaşadığım ilginç bir anımı yazacağım. Umarım hoşuna gider.

Matrix serisini izlemişizdir bir çoğumuz. Kahramanımız Neo bir koltuğa bağlanıyor ve beynine bağlanan elektrotların gönderdiği sinyaller sayesinde  bambaşka bir ortamda ortaya çıkıyordu. Doğal olarak bende filmdeki felsefi bakış açısından etkilenip bu felsefi teori için kim neler demiş araştırmaya başladım. Hatta itiraf etmek gerekirse filmi ilk izleyişimde birçok repliğin hangi anlama geldiğini pek çözememiştim.


Teoriden ilk Platon bahsetmiş. Sonra George Berkeley ismine rastladım.Teorinin bahsettiği kısaca, dünya evren hatta madde denilen bir şeyin olmadığı, dışarıda gördüğümüz hissettiğimiz her şeyin aslında sadece beynimize gönderilen sinyallerden ibaret olduğu. Yani teoriye göre hepimiz bir Matrix'in içindeyiz ama bundan haberimiz yok.

Düşünüldüğü zaman olmayacak şey değil. Etrafımızdaki her şeyi duyu organlarımızın beynimize gönderdiği elektrik sinyallerine göre yorumluyoruz. Tek referans noktamız bu sinyaller. Duyu organlarımız çalışmasaydı muhtemelen bir hiçliğin içinde olduğumuzu hissediyor olacaktık. Nesnel olarak neye benzediğimizi bile bilemiyor olacaktık. Eğer duyu organlarımızın gönderdiği sinyallerin teknoloji yardımıyla beynimize gönderilmesi bir şekilde mümkün olsaydı, beynimiz de gelen sinyallere sorgulamadan inanacak ve nasıl bir ortam isteniyorsa orada olacaktık. Eşittir Matrix.

Teori çürütülmüş mü, nasıl olmuş da çürütülmüş biraz da bunlara bakayım istedim. Akademik bir şey bulamadım. Birkaç yerde karşıma şöyle bir örnek çıktı. Berkeley döneminde teori karşıtlarından biri gözünü kapatıp bir taşa tekme atıyor ve bu sayede teoriyi çürüttüğünü iddia ediyordu. Taş sadece kendi zihninde olan bir şey ise gözü kapalı halde taşa tekme atamaması taşın orada olmaması gerekiyordu. Bu çok saçma bir iddiaydı. Çünkü gözleri kapatmak bilinci kapatmak, yada duyu organlarını kapatmak anlamına gelmiyordu. Yani bu hareketin teoriyi çürütmesi pek mantıklı değildi.

Gerçekten böyle miydi acaba? Aslında 21. yüzyılda değil de teknolojinin çok daha ilerlediği bir dönemde mi yaşıyorduk? Aslında bir beyinden mi ibaretiz sadece? Neo gibi bir tüpün içinde uykuda mıyız? Tanrı bizi bir monitörden izliyor olabilir mi? Bende bug mı var?


Bunları düşünürken bilgisayar karşısında uyuyakalmışım. Kafamı bilgisayarımın toucpad ine vurarak uyandım. Karşımda ise son okuduğum makale duruyordu. Ama galiba bu şekilde uyanarak teoriyi çürütmüştüm.

Çünkü uyuduğumun farkında değildim, ve rüyamda yine kafasını kopartmadan öldüremediğim siyah tüylü hızlı yaratıklardan biri ile karşılaşmıştım. Bilinç ve duyu olarak bambaşka bir ortamda olmama rağmen kafam yer çekiminin etkisiyle düşmüş ve bilgisayarıma vurmuştu.

Bu da şu anlama geliyor. Bilincim ve algılarım değişse bile, dünya var, bilgisayarım var, kafam var, yer çekimi gerçek. Yani madde var.

Güncelleme:
Gelen bir kaç mail sonrası teorinin bu şekilde neden çürüyeceğini biraz daha açıklamak istiyorum.
Bilinç ve duyu olarak başka bir boyutta bir canavar ile kapışmak üzere olduğum halde, dünyadaki halim yine dünyaya özgü bir şey olan yerçekiminden etkilenip beni diğer boyuttan çıkartabiliyor.

Eğer teoride biraz kuantum fiziği eklenseydi, yani bilincin aynı anda birden fazla yerde olabileceğinden bahsedilseydi bu eylem teoriyi çürütmeye yetmeyecekti. Bu eylem şu ihtimalleri oluşturur. Ya kuantum fiziğinde bahsedilen aksiyonlardan birini yaşıyorum, bir boyutta uyurken diğer boyutta bir canavar ile kapışıyorum, yada sadece rüya görüyorum.  Teori her iki durumu da desteklemiyor.